Zekeriya Yıldız

Zekeriya Yıldız


“… HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA”

26 Haziran 2021 - 15:32

Hülagü Han, İlhanlı Devleti’nin kurucusu ve Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın torunudur. 1258 tarihinde Bağdat’a girdiğinde Abbasi Halifesi Mutasım’ı keçeye sarıp atların ayakları altında ezdirerek öldürür. Kadın, yaşlı, çocuk, hamile demeden bazı kaynaklara göre 300 bin, bazı kaynaklara göre de 400 bin kişiyi katleder ve Bağda’dı yağmalar. Cami, hastane, saray ne varsa hepsini yakar, yıkar. Milyonlarca dini ve ilmi eseri Dicle Nehri’ne attırır. Hülagü Han’ın zalimliğini anlatmak için Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep aktığını tarih kitapları yazar.
Bu zalim, şehrin dışına kurduğu karargâhında, o beldenin en büyük âlimi ile görüşmek istediğini duyurur. Hülagü Han tarafından öldürülmek korkusuyla bu davete hiç kimse gitmek istemez.
Haber, zamanın genç âlimlerinden olan Kadıhan’a da ulaşır. Kadıhan ufak tefek, tıfıl bir gençtir. Böylesine bir daveti kabul ettiğini söyleyerek Hülagü ile görüşmeye gidebileceğini bunun için de kendisine bir deve, bir keçi, bir de bir eşek verilmesini ister. Bu gözü karanın ortaya çıkması ulemaları rahatlatır. Çünkü bir kurban bulunmuştur.
Hülagü’nün şerrinden korkan ulema sınıfı Kadıhan’nın bu isteklerini hemen karşılar. Kadıhan, hayvanlarla birlikte çadıra varır. Hayvanları çadırın dışında bırakarak içeriye girer ve önce kendini tanıtır. Kendisiyle görüşmek üzere geldiğini söyler Hülagü Han’a.
Hülagü Han genci tepeden tırnağa süzer ve beklediği tipte biri olmadığını görerek; “benimle görüşmek için bula bula seni mi buldular” der.
Kadıhan gayet sakin bir şekilde: ‘Görüşmek için iri yarı, boylu boslu birini istiyorsan, bir deve, sakallı yaşlı birini istiyorsan bir keçi, gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan da bir eşek getirdim. Üçü de çadırın önünde. ” İstersen onlarla görüşebilirsin” der.
Karşısındakinin sıradan biri olmadığını anlar ve “şöyle otur bakalım” diyerek ilk sorusunu sorar Hülagü Han.
“Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir”.
Kadıhan gayet sakin bir eda ile cevap verir;
“Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Allah (cc) da bize verdiği nimetleri elimizden almak üzere seni gönderdi” der.
Hülagü Han, ikinci sorusunu sorar.
“Peki beni buradan kim gönderebilir? “der. Bu soruya Kadıhan çok manidar bir cevap verir,
 Ve der ki:
“O da bize bağlı. Öz benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, yalandan, dolandan, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın /tutunamazsın” der.

Hikâye bu ya!
Şimdi takkeyi, şapkayı, külahı, ne varsa önümüze koyup iyiden iyiye düşünmeli. Ümmetin derdini kendine dert edinmiş olanlar iyiden iyiye düşünmeliler; bu hale gelişimizin bir sırrı, bir hikmeti, bir anlamı olmalı arkadaş.
 Öyle ya “Allah hak etmedikçe bir topluma felaketler yaşatmaz.” Hani Mevlana’ya atfedilen şu veciz ifadede geçtiği gibi: “Kula bela gelmez Hak yazmadıkça, Hak bela yazmaz kul azmadıkça”.
Başka bir ifadeyle ise: “Hak kulundan intikamını yine kul eliyle alır, Bilmeyen bunu kul yaptı sanır”.   

GELELİM BUGÜNE
Bugün siyasetçi, gazeteci, işadamı, suç örgütleri arasındaki ilişkilerin sorgulandığı ve iç içe geçtiği yönünde kanaatlerin arttığı, güvenin sarsıldığı bir ülke olduk. Güvenin olmadığı yerde huzurdan söz etmek mümkün değildir.
Bir bakan düşünün,  bir siyasinin suç örgütü olduğu iddia edilen bir yapıdan aylık yüklü oranda maaş aldığına dair iddiaları ortaya atıyorsa, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyorsa, bu sürecin mağduru siyaset kurumunun kendisi olur; millet olur, ülke olur, yüz yıl bu huzuru bekleyen dünya mazlumları olur…
Dolayısıyla bu gün Müslümanlar olarak yaşadıklarımıza bu pencereden bakıp “Biz acaba nerede hata yapıyoruz” diye bir muhasebe ve murakabe yapma günü. Eğer bunu yapmazsak korkarım ki, daha çok rahmetten ve mağfiretten uzaklaşacağız. Allah muhafaza daha derin krizlerle karşı karşıya kalacağız…
Gidişatımızı gözden geçirmeli, eksik, hatalı olduğumuz hususları gidererek  “Dosdoğru” olmalıyız. Zaman hızla akmakta kaçınılmaz sona doğru; her nefes alış verişimizle.  
Yarın çok yakın ve çok geç olabilir… Vesselâm.