Nazım Doğan

Nazım Doğan


KARŞILIKLAR ÜZERİNE

12 Kasım 2020 - 15:27

Turkuaz eğitim sahillerindeki şezlongumdan yağma ihtimali olan havaya bakarak yazıyorum. Efe’den çok çay içtiğim için yediğim fırçanın tesiri geçmedi henüz ki yenisini söyleyemiyorum. Masamdaki boş bardak bana bakıyor ben ekrana. Malum bakışma bitse başlayacağım ama bir türlü olmuyor. Dizilerde vakit geçsin diye yaptıkları birbirine uzun bakma sahnelerini andıran bu hadiseden sıyrılıp cesaretimi de toplayıp söylüyorum: “ Efe’m getir şu çayı, çünkü başlıyorum.”
Klasik bir konu araması kaygısının ardından başlayan bir yazı daha. İlk kelimeleri karambole yazıp acaba içerisinden kendime konu bulabilir miyim diye bakmak plajda düşürdüğün kolyeni küpeni aramak gibi. Yerdeki her şey parıldıyor karşıdan, ama hiçbiri altın değil. Altın da ne kadar pahalandı bu ara. Gelen davetiyeye icra takibi muamelesi yapıyoruz. "Nazım Doğan mı? Yok ben değilim. Davetiyede yazan ismi de tanımıyorum." Sonra birden toparlıyorsun, iç sesin –Ben de düğün yapacağım, bana da gelmezler.- Kafayı toplayıp; "Alayım arkadaşım!" Zira eşek, eşeği ödünç kaşıyor. Biraz tırnakların yoruluyor, kabul ama bir süre sonra sırtın rahatlıyor.

Hayatın her alanı saf bir çıkar kavgası. Selam verdiğin birisi o selamı almak zorunda, sonra başka bir ortamda tekrar geri vermek zorunda. Selam, verilip alınmadı mı bile problem var. Maddi değeri olan noktalara girmeden tamamlarım bu konuyu. Öyle çıkarcıyız, kimse farkında değil. Standart dünya düzeni oldu bu, vites küçültmeden yaşıyoruz. Aynı esnaf iki kez gülümsemedi mi alışverişi kesiyor, garson biraz yavaş davransa fırçayı atıyor, arkadaşın bir kez yüzünü buruştursa rahatsız oluyoruz. Biz iyi davranıyoruz ya, o da iyi davranacak. Ne verirsek onu almak istiyoruz geriye. Geri görüş kamerası diye bir şey var, ve bu sanırım insanlığın icadıyla aynı ana denk geldi.

Tuttuğumuz takımı bile karşılıksız sevmiyoruz, iyi top oynasın istiyoruz. Hatta iyi oynamasın, kesin kazansın. Hile, hurda, rüşvet, şike... Allah ne verdiyse artık. Önümüzdeki maçlar değil, o maç ilgilendiriyor bizi. Karşılıksız mutlu etmek literatürümüzden silinmiş. Bir avuç ot alıp eline eşek karnını doyursun diye düşünmüyor hiç kimse. Anasından babasından karşılık bekleyen evlatlarız, hatta evladından karşılık bekleyerek büyütülen bir nesiliz. Hastalanınca bu bana baksın diye yaptılar her şeyi, biz de o formatta yapıyoruz.

Eğitim bilimleri buna saf çıkarcılık diyor. Fakir ülkelerin ortak sorunu galiba ama başka fakir bir ülkede yaşamadığım için bilemiyorum. Sadece tahmin ediyorum. Sevgiline sürpriz yaparken bile amacın onu mutlu etmek değil, dikkat et bak. Onun mutluluğunun kaynağı olmak, seni mutlu ediyor. Sen mutlu olasın diye bütün hikaye. Zira böyle olmasaydı, ben sana şunu almıştım, bunu yapmıştım diye hiç kimsenin başına bir şey kakmazdın. -Kakmak güzel kelime.-

Eksikleriyle yaşayıp onları kapatmak için elindeki fazla şeyleri kullanan değerli okur. Yapma! Sen bencil olmadığın zaman bencil insanlara tahammülün kalmıyor gerçi. Olsun dene bunu. Uyarmayı dene, ayartmayı dene, ne bileyim bir şey yap işte. Şimdi de insanları kendi doğrularımıza kanalize etme bencilliği yaşıyor olabilirim ama bunu bir şey bekleyerek yapmıyorum en azından. Hem herkes karşılıklı bir şey bekleseydi, hiçbir şair kamuya açmazdı bütün özelini. Senin sevdiğin dizeleri onu seven birisine hediye ederdi. Siz de sizin için yazılacak bir tek dize için koca ömrü heba ederdiniz efendim.

Görüşeceğiz..