Nazım Doğan

Nazım Doğan


DİNLEMEK ÜZERİNE

12 Kasım 2020 - 15:26

Bir Eylül cumasında, Turkuaz Eğitim sahillerindeki şezlongumdan, değerli okurlarıma sevgi ve muhabbetlerimle... Cumalar zaten sayılı, eylül cumaları iyice az… Sarının tonlarının yerlere düştüğü mevsimin, en romantik ayı… EYLÜL. Yazın bittiğini belirtir eylül, çalışma motivasyonudur, en dinamik aydır kendileri ve de en romantik. Ne kadar övdüm eylülü? Bir de Efe’m olsa. Efe olmayınca çay yok, çay olmayınca ağzımın tadı. Sarı saplı, yanmayı bekleyen arkadaş bile, uzun uzun bekliyor tek başınayken. Eksikleri bahane etmeden, çay olmadığı için ramazan yazılarını andıran bir üslupla… Başlıyorum.
Akşam haberlerindeki vaka artışı ve ölüm haberlerinin gölgesinde bir yazı daha. Çok uzun süredir tedirgin yaşamıyor muyuz? Artık film ve dizilerde insanların birbirlerine sarıldıkları sahnelerde içi bir tuhaf oluyor insan evladının. Para denen zaten kirli merete dokunmadan yaşama çabası, çok özlediğin birine iki metreden kollarını açamamış olma hissi, derste yaptığın şakanın maskeler yüzünden ifadesiz kalmış olması, bulduğun her fırsatta ellerini ıslatma kaygısı hayatımızın bir parçası gibi. Bu kadar derdimizin arasında bir de bunlar çıktı diye; Çin’de o ilk yarasayı yiyen adama sevgilerimi sunuyorum. Rahmetli Atam Mete Han vergiye bağlayacağına, hepsini birbirine bağlasaydı diye geçirmiyor değilim ara ara… Neyse ben Covid yazmayayım da havamız değişsin. Değiştiriyorum.
Kendi köşene çekilip benim köşemi okuduğunda bir şeyleri fark et istiyorum. Kuşe olmadığı için memnun olduğum mevcut kâğıdın kalitesine bakman benim için çok değerli. Çünkü anlatsam dinlemiyorlar değerli okur. Yazınca okuyorlar. Kime ne anlatsam,  ya itiraz etmek için dinliyor ya da zihninde anlatılan konuyla ilgili bir anı canlanıyor ve muhabbet eviriliyor; “Ben de…” Bir anlamaya çalışsan ne anlattığımı. Benim bir derdim ve bu derdi paylaşasım var. Akıl almak, nasihat dinlemek, durumun iyi yanlarını fark etmek, senin başından geçenlerden ders çıkarmak değil ki amacım. Sadece anlatmak istiyorum. Yapman gereken sadece dinlemek. Rica ediyorum ama.  Sevmiyoruz dinlemeyi. Beceremiyoruz da.
Suçlayıcı ifadelerle konuşma alışkanlığımız, bu durumun tetikleyicisi kanımca. Çocukken; “Nasıl kırıldı?” sorusu yerine, “Neden kırdın?” sorusunu duyunca; insan evladı kulakları yerine savunma mekanizmasıyla dinliyor karşıdakini. “Bana doğruyu söyle!” cümlesini, yanlış ses tonuyla işitince; daha dinlerken kendini kurtarmayı hesap ediyorsun. Sözlü diye bir kavram atlattık mesela, eğitim hayatımızda. Tüm sınıfın önünde nasıl rezil olunmaz çabasıydı. Bu çaba daha soru gelmeden başlardı. Terlemiş olmakla sonuçlanırdı. Hatta kulak çekilmesiyle. İşte bak kulak dinlemek için değil ki? Çektirmek için var.
 Bu güne kadar hiç kimsenin ne hissediyorsun diye sormadığı, ya da ben ne yaparsam daha iyisi olurum sence demediği, o gün seni nelerin mutlu ettiğini hiç kimsenin merak etmediği değerli okur. Sen değilsin bu için suçlusu, sorumlusu. Sen kurbansın. Seni anlamaya çalışmadılar sen de aksini öğrenemedin bir türlü. Varsa yoksa ele gün, varsa yoksa onlar ne der kaygısı… Herkesin evinde aynı kaygı. Herkes herkese ele gün. Perdeler, sizin evinizin içini görünmez yapmıyor; bizimkine benzetiyor efendim.
Görüşeceğiz