“MİLLİ ROMANTİK” DEVLET ATINI NASIL ŞAHLANDIRIR?
EMRE HANZADE

EMRE HANZADE

Dost İlinden

“MİLLİ ROMANTİK” DEVLET ATINI NASIL ŞAHLANDIRIR?

19 Ekim 2017 - 23:47

Milli romantizmin devlet atını şahlandırışındaki o ulvi haz gel kaçma, Türk Bayrağı’ndan gelinliğe sarınmış o ayyüzlünün gönlünden…

 

Romantizmin sözlük manalarından biri “XVIII. yüzyıl sonu ve XIX. yüzyıl başında Avrupa’da ortaya çıkan, o zamana kadar alışılmış kalıpları reddederek ferdin yaratıcı gücünü ön plana çıkaran, duygu ve hayale aşırı derecede yer veren sanat akımı” olarak karşımıza çıkar. Yani bu tarif “Romantizm’in, beşeri ve içtimai ıstırapları  şiddetle idrake başlamış topluluk hayatlarından doğma, aşırı bir hissilik ve hayalcilik oluşu yanında” diğer bir manasıdır. Ancak konuya tarihi bir perspektiften bakacak olursak, bir de “Romantizm, milletlerin dilde; kültür, sanat ve edebiyatta kendilerini bulmaları, kendilerine gelmeleri demektir” gibi bir manasını idrak, bizi varolmak ya da varolmamak şuurunu varolmak lehine aydınlık yoluna çıkartır. Buna göre “romantizm, yalnız ruhi ve içtimai buhranların sanata aksi değil, aynı zamanda milli bir dil, kültür, sanat ve tefekkür hadisesidir. Bu hadise, bazı batı milletlerinin süratle kalkınmasında sihirli bir vazife görmüş ve bir milli romantizm değeri kazanmıştır” düşüncesini perçinler.

Ancak milli romantizm sihirli bir değnek gibi görülmese de gerçek manası ile kavranışı muhteşem sonuçlar doğurur. İçinde şerefli ve haysiyetli bir gelecek ve bu geleceğe milletçe varabilmek kutsiyetini taşır.

Milli romantizm, tarihi olan milletler içinde sadece Türkiye’de değil başka milletlerde de keşfedilmiş ve milli bir kalkınma prensibini teşkil edebilmiştir. Kavranışı önemli olduğu gibi kavranış zamanındaki ihtiyaç ve gerekli şartların oluşması, sonuca gitmede önemli bir etkendir. Milli romantizm milletlerin sadece dilde değil, kültür, edebiyat, sanatta ve hatta sosyal hayattaki davranışlarında dahi öz benliklerini buluşları ile alakalı bir kavramdır. İşte bu kavram ki özünde, bunu anlayan, idrak eden ve yaşayan milletlerin, ülkeleri ile bağlantılı her türlü toplumsal davranışı savaşta veya barışta sahip oldukları özdeğerlere sadık bir vatandaş hüviyeti sağlamıştır.

Tarih bunların örnekleri ile doludur. Biz bunu başaran milletlerden biriyiz. İspatı dillerde ve gönüllerdedir. Bizim dışımızda da örnekler vardır. Mesela rönesanstan (yani ortak Avrupa medeniyeti olgusundan) sonra gelişen 1. Almanya’da Martin Luther’in önderliğini yaptığı dini reform hareketleri, 2. Avrupa milletlerinin destan deyince sadece Homerus’u, şair deyince Théocrite ve Virgile’yi, destan kahramını varsa Achille’den başkasının var olmadığı düşüncesini terk edişi, 3. Phidias’ın dışında bir heykeltraş, Parthénon’u meydana getiren sanattan başka sanatların da var olduğunu idrak etmesi… gibi.

Peki bu nasıl oldu? Bu, ülke aydınlarının uyanışı, kendi millet değerlerine ait olguların keşfi ve onlar ile yaşamanın insan belleğinde duyduğu milli hazzı yakalaması ve bırakmaması ile gerçekleşti. Tarih bir ilim derecesine yükseldi. Her millete ait araştırmacılar ve ilim adamları kendi öz benliklerine dönünce baktılar ki milli bir tarihleri var. Derinlere daldıkça sadece kendi yurtlarında değil, dünya tarihinde de kendi milliyetlerinin ipuçlarını aradılar ve keşfettiler. Buldukları ile 1) Vatan duygusu ve milli hürriyet aşkını, 2) Ağırbaşlı, vakur bir ruh uyanışını, 3) Hürriyet ihtiyacını, 4) Milletinin ve vatanının kimlik bilgilerini ve bunları doğuran değerleri seven insanların, memleketlerini yüceltebileceğini anladılar.

         

Böylece kendi masallarına, hikayelerine, romanlarına döndüler, şiirlerini içlerine sindirdiler. Mimari tarzlarını keşfettiler, iktisadi ve sosyal manada her türlü milli değerlere sahip olduklarının idrakine vardılar ve kendi müzik türlerini anlayıp yücelttiler. Eğer bunu yapmasaydılar kendi değerlerini anlamaz, mimarilerini bir taş yığını saymak cehaletine düşer, bir cadde açmak için onları yıkmak gafletine düşerlerdi.

Avrupa milletlerinden  bazı örneklerle vermeye çalıştığımız bu değerler Türk milleti için o kadar fazladır ki yazmaya kalksak ciltler dolusu olur. Bize düşen önce bizi biz yapan değerlerden işe başlamak ve onu içimize sindirerek yeni şerefli sahifeler açma keyfiyetini kendi ruhumuzda refleks haline getirmektir. Sahip olduğumuz milli duyguları ulvi duygular ile yoğurup dinimizi doruk noktada anlayıp insan olma kavrayışını bize hissettiren ve öğreten tasavvuf dediğimiz o engin ummanın meyveleri ile tarihte şahit olunduğu gibi insanlara ve ülkelere ulaşıp, onları gönül rızalarıyla Türk Milleti’nin müptelası yapmak rüya değildir.

İşte o zaman Yahya Kemal Beyatlı’nın “On  dokuzuncu asırda romantizm cereyanından sonra insanların gözleri tabiatı görmek için açıldığı vakit İstanbul bütün şehirler arasında birinci derecede göründü ve Avrupa’nın en yüksek şairlerinin gözlerini kamaştırdı” tespiti milletimizin bütün değerleri için bir hakikat olarak karşımıza çıkacaktır.

İşte “Milli Romantik Devlet Atını” kendi cevherindeki has kıymeti anlayıp asla ve asla “aşağılık duygusu içinde, başkalarının, hatta kendi can düşmanlarının hayranı olmak gibi bir delalete düşmeyecek” ve tarihinden aldığı güç ile “kendisine üstün kudret verecek en büyük duyguyu tamamiyle haklı bir üstünlük duygusunu duyacak” bir ruh hali ile yönlendirdiği vakit şahlandıracaktır.

Yazımı milli romantizmin söylenmiş ve idraklere sunulmuş tarihi bir tespiti ile bitiriyorum: “Türk Milleti’ne ait bütün güzellikleri, değer ve hasletleri bir aşk ve şevk halinde ta yüreğinde hissetmek, fikir milliyetçiliğinde kalmayıp gönül milliyetçisi olmak ve nesilleri bu heyecan ile yetiştirmektir.”

 

 

Emre HANZADE

[email protected]

 

Bu yazı 1726 defa okunmuştur .

Son Yazılar