Zulme alet ol(ma)mak, karşı çıkmak
Adem Ceyhan

Adem Ceyhan

Zulme alet ol(ma)mak, karşı çıkmak

25 Mart 2016 - 10:03

Milletçe zor günlerden geçiyoruz... Sık sık doğu ve güneydoğu Anadolu’da milletinin esenliği güvenliği, dirliği, ülkesinin birliği, bütünlüğü için teröristlerle fedakârca, yiğitçe mücadele eden polis ve askerlerimizin şehitlik haberlerini alıyor, sarsılıyoruz. Terör örgütleri, son zamanlarda, aldattıkları militanları vasıtasıyla Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerimizde kendi hâlinde, işinde-gücünde olan masum insanları hedef seçerek yaralıyor, öldürüyor. Eylem yerlerinin, büyük kayıplara sebep olmak, böylece halkı tesir altında bırakmak, korkutup yıldırmak, siyasî istikrar ve ekonomik gelişime zarar vermek gayelerine ek olarak başka ülke ve devletlerin hassasiyetlerini tahrik edecek şekilde belirlendiği de anlaşılıyor. Bütün bu eylemlerin, son derece namertçe, zalimce ve gayr-ı insanî mücadelenin birer parçası olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok herhâlde… Çünkü terör, her türlü manevî, ahlâkî ve insanî duygudan, düşünceden mahrum, amaçları uğrunda her fiili mübah gören, sinsice hareket eden, nerede, ne zaman, kimi vuracağı belli olmayan, kalleşçe, kahbece bir mücadele biçimi... Plânlanmış olan terör eylemlerinin, saldırılarının bir kısmının emniyet ve silahlı kuvvetlerimiz tarafından istihbarat, takip ve kontroller sayesinde engellendiği düşünülürse, tehdidin boyutları daha iyi anlaşılır.

Daha önceki zamanlarda Kürtler, çocuklarına istedikleri isimleri veremediklerini, mahallî yer adlarının devletçe değiştirildiğini, ana dilde eğitim ve savunma hakkı taleb ettiklerini, PKK’yla mücadele edilirken bölge halkına polis ve askerler tarafından kötü davranıldığını, Diyarbakır cezaevinde işkencelere uğradıklarını, faili meçhul cinayetleri vb. anlatıyorlardı. Bölge halkı, bir taraftan terör örgütünün baskıları altında yaşamaya çalışıyor; diğer taraftan yıllardır onunla mücadele eden devletin olağanüstü hâl şartlarının zorluklarını, sıkıntılarını çekiyordu. Birçok sağduyulu devlet adamı, gözlemci, gazeteci, yazar, PKK terör örgütüyle mücadele sırasında 1980’li ve 90’lı yıllarda bazı hataların yapıldığını, bu tasvip edilemeyecek resmî hareketlerin de terör eylemlerinin artışında tesirli faktörlerden biri olduğunu kabul ediyor; açık yüreklilikle dile getiriyor. Her iki taraf içinde  terörden nemalanan, onun devamından menfaat sağlayan bir zümrenin türediği de bu konuda bilinen gerçekler arasında… Terör örgütleri söz konusu olduğunda göz önünde tutmamız gereken başka bir gerçek, onların tek başına hareket eden müstakil teşekküller olmadığı, bilerek veya bilmeyerek başka devletlerin aleti durumunda bulunduklarıdır.

Şu da inkâr edilemez bir hakikat ki, son yıllarda Kürt vatandaşların haklı bulunan taleplerinin büyük bir kısmı devletçe karşılandı; ayrıca şikâyetçi oldukları problemler de yine büyük oranda çözüldü. Ancak ilk zamanlarda hükûmet yetkililerine “Olağanüstü hâli kaldırın, yeter! Başka bir şey istemiyoruz” diyenler, daha sonra özerklikten, özyönetimden bahseder oldular... Ayrıca, PKK ve onun uzantısı durumundaki HDP, çözüm süreci sırasındaki taahhütlerini yerine getirmedi.

Hedeflerine ulaşmak için silâhlı eylemler yapan, yol kesen, masum insanları öldüren, çukurlar kazan, okulları, camileri işgal ve tahrip eden, halka hizmet götürme gayesindeki kamu mallarına zarar veren, çocukları, gençleri kendi istekleriyle veya zorla dağa çıkarıp şaki olarak yetiştiren… kısacası nice gayr-ı meşru, hukuk dışı ve insanlık dışı fiiller işleyen şebekelere karşı devletin mücadelesi, kaçınılmaz bir vazife… Zira hiçbir devlet, hâkim olduğu ülkede bu tür illegal hadiselere seyirci kalmaz. Bütün vatandaşlarımıza düşen vazife, her türlü terör örgütünün, illegal terör eylemlerinin aleti, destekçisi ve taraftarı olmaktan kaçınmak, bu karanlık teşekküllere karşı meşru yollarla mücadele eden emniyet ve askerî kuvvetlerimize yardımcı ve duacı olmaktır. AK Parti iktidarı düşmanlığı gözlerini bürümüş bazı gazeteci, yazar ve akademisyenlerin, terör eylemlerini doğru bulmamak ve lânetlemek bir tarafa, onlara destek mahiyetindeki açıklamalarını, ayrıca otorite boşluğu doğması, kargaşa çıkması, barışın ortadan kalkması yönündeki temennilerini, vatanseverlikten, milletseverlikten, sağduyudan uzak buluyor; talihsiz davranışlar sayarak ibretle takip ediyoruz. Hâlbuki mesele, Ak Parti meselesi değil, milletçe barış ve huzur içinde yaşamaya devam edip etmeyeceğimiz meselesidir. Hele ordu ve emniyet içinden veya dışından, terör örgütlerine karşı devam eden millî mücadeleyi sekteye uğratmayı, böylece hükûmeti âciz göstermek, halkta yılgınlık meydana getirip haricî yahut askerî müdahaleye zemin hazırlamak gibi maksatları güden fiillerin, hainlik olacağında şüphe yoktur. “Sebep olan yapan gibidir” esasınca zulmü destekleyen, kendi amaçlarına erişmek için her türlü gayr-ı meşru yolu mübah görenler, Hak ve halk katında zalimlerden olacaktır.

            Barışın savaştan, huzur ve güvenliğin kargaşadan, seçim yoluyla değiştirilebilir bir ülke idaresinin kapalı, baskıcı ve keyfî idareden yahut askerî darbeden daha iyi olduğu, birçok tecrübelerle sabit gerçektir. Hangi partiye oy verirsek verelim, hangi etnik kökenden, sosyal topluluktan olursak olalım, terörle meşru mücadelesi konusunda devletimizi ve hükûmetimizi desteklemek, terör örgütleri karşısında milletçe tek vücut olmak zorundayız. Kışkırtıcı beyanlar, aslı olup olmadığı belirsiz haberler, tahrikkâr davranışlar karşısında da heyecan ve galeyanla değil, daima soğukkanlı, sağduyulu, basiretli ve akıllıca hareket etmek, her işin doğrusunu araştırmak mecburiyetindeyiz.       

Bu yazı 1961 defa okunmuştur .

Son Yazılar