İnanmak veya inanmamak...
Adem Ceyhan

Adem Ceyhan

İnanmak veya inanmamak...

03 Haziran 2016 - 13:23

Geçen haftaki sohbetimde genç bir okuyucumun gönderdiği mesajlar üzerinde durmuş; görüştüğü bazı inkârcı arkadaşlarınca ileri sürülen Hz. “Muhammet çok zekiydi, Kur’ân’ı o yazdı” iddiasını da nakletmiştim. İnançlı bir insan olduğu anlaşılan okuyucum, bu gibi inkâr düşüncelerini dile getirenlere karşı nasıl davranmak lâzım geldiğini, onlarla tartışmaya girmenin gerekli olup olmadığını, bana bu tür sorular yöneltilmesi hâlinde nasıl cevap vereceğimi soruyor. Müslüman akıllı olur; böyle iddialar karşısında zaman ve zemini, ayrıca iddiayı dile getirenin seviyesini göz önünde bulundurarak davranır. Eğer bu konuda yeterli bilgisinin bulunduğuna kanaat getiriyor ve iddia sahibiyle konuşup tartışmanın da faydalı olabileceğini düşünüyorsa, o takdirde bildiğini başkalarına ulaştırmak maksadıyla elbette konuşup tartışabilir.

İnsanlar, hayat, tabiat ve kâinatın var oluşu konusundaki düşünce ve kabulleri bakımından esas itibarıyla ikiye ayrılır: Allah’a inananlar ve Onu inkâr edenler… İnsanlığın tarih öncesi devri, yani yazının bulunuşundan önceki çağları hakkında bilgiye ulaşma vasıtalarımız oldukça sınırlıdır; yazılı malzemenin günümüze ulaştığı zamanlar konusunda ise –nisbeten- daha fazla bilgi sahibi bulunmaktayız. Tarih öncesi zamanlar hakkında ancak arkeolojik bulgulardan ve semavî kitaplardan bilgi edinmekteyiz. Hattâ yazının bulunduğu çağdan asırlar sonra yaşadığı hâlde ve çağımıza zaman yönünden önceki peygamberlere nazaran daha yakın sayılabilecek olan Hz. Îsâ’nın hayatı hakkında tarihlerde pek bilgi yer almamaktadır. Hz. Îsâ hakkındaki bilgilerimiz, esas olarak mevcut İncillere,  Kur’ân’a ve hadislere dayanır.

Daha sonra ayrıca ele almayı düşündüğüm bu konuya temas etmekten maksadım, peygamberliğin Hz. Muhammed’le başlamadığı, insanlık tarihi kadar eski bir hadise olduğudur. Yahudi ve Hıristiyanların inandığı Eski Ahid’de, yani Tevrat ve İsrail oğulları peygamberlerine gönderildiği kabul edilen diğer metinlerde, ayrıca Hıristiyanların kabul ettiği Yeni Ahid’de (İncillerde) ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den itibaren gelip geçmiş birçok peygamberin adı anılır yahut kıssası söz konusu edilir. Hz. Îsâ’nın doğumu, annesi, hayatının safhaları, ölümü, dirilmesi hakkında tarihlerde yeterli, güvenilir vesikalara dayalı bilgi bulunmadığı için, semavî kitaplara inanmayanların bu konudaki iddiaları delilsiz, dayanaksız bir iddia ve tahminden ileri gitmez. Onların, tarihlerde bilginin yer almadığı bu konuda tahmin ve iddialarda bulunmaktan kaçınmadıkları görülüyor. 

Beyanlarından anlaşıldığı üzere, Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenler, başka bir ifadeyle Kur’ân’ın Allah kelâmı değil, insan eseri olduğunu söyleyenler, ateist olduklarına göre, önce onlarla insanın, diğer canlı-cansız varlıkların, şu muazzam kâinatın kendi kendine meydana gelmesinin mümkün olup olmadığı hakkında konuşmak uygun olur. Bir harfin bile yazıcısız, bir iğnenin dahi ustasız olmadığını gören akıl sahibi insan, hor bir sudan yaratılmış; göz, kulak, dil, kalp misali paha biçilmez organlarla, sistemlerle donatılmış bir canlının nasıl kendi kendisine meydana geldiğini iddia edebilir? Hayat, bilme, irade, görme, işitme, kudret gibi sıfatlara sahip olmayan sebepler, böyle canlı, akıl sahibi, her biri bir gayeye göre yaratılmış organları, sistemleri bulunan bir varlığı meydana getirebilir mi? İnsanın varlığının ezelî ve kadîm olmadığını, başka bir anlatımla sonradan olduğunu görüp bilmekteyiz… Varlığı kendinden olmayan ve sonradan meydan gelen varlıklar için bir yaratıcının gerekliliği, aklen mecburidir. Bir tablonun bile kendi kendine olamayacağını, onu yapmak için fırça, tuval, boya, kalem gibi malzemenin, ayrıca hayat, akıl, görme, bilme, güç, irade gibi vasıflara sahip bir ressamın bulunması gerektiğini herkes aklen kabul etmekte… Fakat tablo gibi cansız bir varlığın meydana gelmesi için sayılan şartların bulunması mecburiyetini kabul ederken, tabiatta, kâinatta gördüğümüz, görmediğimiz varlıkların kendi kendine ortaya çıktığı yahut “doğa” denilen hava, su, toprak, bitki, hayvan gibi akılsız, şuursuz varlıklar bütününün eseri olduğu nasıl iddia edilebilir? Hiç bir fiil fâilsiz, bir eser onu yapan müessirsiz, sanat sanatkârsız olabilir mi?

Şüphesiz ki, insan bu dünyada Allah’a, İslâm’a, ahirete inanma veya inanmama hürriyetine sahiptir; tercihini, iradesini iman yönünde de kullanabilir, inkâr yönünde de… Fakat sonunda hüsrana, zarar, ziyan ve hayal kırıklığından doğan acıya uğramak, yaptığına, yapacağına binlerce, milyonlarca defa pişman olmak istemiyorsa, önce kendisini bilmeli; Yaratıcıyı tanımak için araştırmalı, düşünmeli ve bu konuda derin bilgi sahibi olan ilim, irfan sahiplerinin eserlerini okumalıdır. Çünkü Allah’ı inkâr ve Ona isyan yolunda huzur, mutluluk ve kurtuluş yoktur.

Gerçek şu ki, inkârcılar bu dünyada benliklerinin istediği gibi, İlâhî emir ve yasaklardan meydana gelen sınırlara bağlı olmaksızın, heva ve heveslerine göre yaşamak maksadıyla Allah’ın varlığını, İslâm dinini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve ahireti inkâr etmeyi tercih ediyor ve kendileri için bu inanmamayı, yalanlamayı “karlı” sayıyorlar. Ancak bir rüya gibi, rüzgâr gibi çabucak geçen 60-70 yıllık kısacık dünya hayatı ve nimetlerinden olabildiğince sınırsız faydalanmak, dinin kendisine yüklediği inanç, ibadet, ve ahlâkla alâkalı mükellefiyetlerden kurtulabilmek için inkâr yolunu seçmek, böylece sonsuz bir hapis, ceza ve pişmanlık riskini göze almak, akıl kârı mıdır? Peygamberler, veliler ve İslâm âlimleri, yani dinî konularda derin, aklî veya tecrübî bilgilere sahip olan mütehassıslar, Allah’a iman ve itaat yolunda sonsuz esenlik,  kurtuluş ve mükâfat, Onu inkâr, Ona isyan yolunda ise büyük bir zarar, ziyan ve ebedî ceza olduğunu bildiriyorlar… Akıllı insan, zararsız ve güvenli yolu, zarar ve tehlike ihtimali yüksek bulunan yola tercih etmez mi?

 

Bu yazı 1792 defa okunmuştur .

Son Yazılar