Geçmiş olsun!..
Adem Ceyhan

Adem Ceyhan

Geçmiş olsun!..

27 Temmuz 2016 - 11:35

Yıllık iznimi Ramazan bayramından itibaren kullanma niyetindeydim. Fakat yaşadığım şehirdeki şiddetli sıcaklar yüzünden tatilimi öne aldım ve bir ay önce, Berlin’de ikamet eden ailemin yanına gittim. Ramazan’ın, kalan “mağfiret”li ve “Cehennem’den âzât”lı ikinci ve üçüncü on günü, oranın serin havası içinde, rahatça geçti. Bu sene de uzun yaz günlerine rastlayan oruç ayından sonra bayrama eriştik. Salı sabahı bayram namazını kılmak için gittiğimiz mescidde, istek üzerine, salonu dolduran vatandaşlarıma hitaben günün mana ve ehemmiyeti hakkında 15-20 dakika kadar konuştum. Zaman, orada dostlarla, evde aile fertleriyle bayramlaşma, bir gün iki edebiyatsever arkadaşla buluşup sohbet etme, sonra neşre hazırladığım tebliğ, makale, kitap gibi metinler üzerinde zihnî faaliyetlerle geçerken, 15 Temmuz’a geldi. Takvimdeki “Günün tarihi”nde şunlar kayıtlıydı: “Haçlıların Kudüs’ü işgali (1099), Cezayir’in Osmanlılar tarafından fethi (1516).” Başka bir takvimde ise “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz” (3/139) mealindeki ayet… 
O Cuma gününün gecesinde, saat 22.00 civarında aldığımız bir haberle sarsıldık. Başını, bir müddettir bakmakta olduğu cep telefonundan kaldıran yeğenim, heyecanla bağırdı: “Aaa!.. Türkiye’de darbe olmuş!..” Kulaklarımıza inanamamıştık!.. Bir şaka mıydı bu?!. Telâş ve endişeyle hemen televizyonu açıp çeşitli kanallardan hadiseleri takip ederek anlamaya çalıştık. Bir olağan dışılık olduğu açıktı: Askerler, vasıta ve silâhlarıyla Boğaziçi köprüsünü tutmuşlardı. Fakat yolların kesilmesi, bazı ordu mensuplarının herhangi bir terör örgütünün eylemini engellemek için aldığı bir tedbirin değil; ülke idaresine el koyma teşebbüsünün parçasıydı!.. Evet, ne yazık ki, kötü bir şaka değil, acı bir gerçekti bu: Bir grup asker, TRT’yi basıp spikere “Yurtta Sulh Konseyi”nin darbe bildirisini zorla okutmuş; sonra anılan resmî kanalın yayını kesilmişti... Ülke Tv, Kanal a, CNN Türk gibi çeşitli televizyon kanallarında yayın yapan gazeteci- yazarlar, girişilen bu ihtilâl hadisesini yorumluyor; kendilerine ulaşan haberleri tahlil etmeye çalışıyor; bazıları halkı hemen sokağa, cadde ve meydanlara çıkmaya çağırıyordu… Ve müezzinleri salâ okumağa… 
Niyetim, o uzun gecede yurt içindeki, yurt dışındaki milyonlarca vatandaşımızın merak ve endişeyle takip ettiği yahut katıldığı hadiseleri burada tekrar uzun uzun anlatmak değil. Cumhurbaşkanımızın tatilini geçirdiği Marmaris’ten bir televizyonun canlı yayınına görüntülü telefonla bağlanarak girişilen darbe harekâtı hakkında bilgi vermesi, halkımızı sokağa çıkmaya çağırması, sonra başbakanın ve Mecliste toplanan diğer milletvekillerinin de aynı çağrıyı tekrar etmesi, işin seyrini değiştiren, cesaretli ve dirayetli bir kriz idaresiydi. Millet, kendi iradesinin silâh zoruyla gasp edilmesi teşebbüsüne, millî iradenin tecelli yeri olan TBMM’nin, Cumhurbaşkanlığı külliyesinin ve daha başka mühim resmî hedeflerin bombalanmasına seyirci kalmadı; yiğitçe karşı çıktı; üzerine düşmanca ateş eden, üstüne acımasızca bombalar yağdıran, tankları süren güçlerle mücadele etti... O gece millet fertleri, kalkışmaya katılmamış emniyet kuvvetleri ve askeriyle birlikte hareket ederek darbe teşebbüsünü püskürttü. Bu, 1960 ve 1980 ihtilâlinde görülmemiş, ondan dolayı darbecilerin plân ve oyunlarını bozan sivil bir direniş; tehlike sırasında varlığını koruma saikıyle meydana çıkan bir refleks, yabancı değil, yerli, fakat uzaktan kumandalı, bir kısmı hangi maksatla harekete geçirilip kullanıldığından habersiz askerlere karşı verilen millî bir mücadeleydi... Millet ekseriyeti, seçerek işbaşına getirdiği cumhurbaşkanının “diktatör”, hükûmet mensuplarının da “hırsız” ve yolsuzluğa batmış olduğuna inansaydı, tanklar, silâhlar, bombalar karşısında canını tehlikeye atarak direnir miydi?!. Hayır, kendisini “kurtarmaya” (!) gelmiş ihtilâl kuvvetlerini sevinç, alkış ve çiçeklerle karşılardı... 
Milletimiz, 30 Mart 2014 tarihindeki mahallî seçimler, 10 Ağustos 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimi ve 1 Kasım 2105’teki genel seçimlerde gösterdiği sağduyusunu bu sefer yine isbat etti. Mezkûr öldürücü darbeyi plânlayıp tatbik sahasına koyan gizli yapıyı ve onun arkasındaki gücü, basiretiyle hemen teşhis etti. Vatandaşlarımız, askerin idareye el koymasının ne demek olduğunu, 27 Mayıs ve 12 Eylül ihtilâliyle 28 Şubat postmodern darbesinden iyice öğrenmişti: Darbe demek, her şeyden önce baskıcı ve keyfî, hukuktan, ekonomiden, uluslararası münasebetlerden anlamayan kimselerin işbaşına geldiği, desteği alınan ecnebi güçlere bağımlı, bundan dolayı dış politikada da millî menfaatlere aykırı bir idare demekti. Sonra basın-yayın organları üzerinde sıkı bir baskı ve sansür demek…Şeffaflığın, hesap vermenin ve muhalefetin olmadığı bir Türkiye demek… Zaten son zamanlarda önemli ölçüde bir grubun hakimiyeti altına girerek istiklâlini -maalesef- hayli kaybetmiş; kendisine duyulan güveni sarsıp zedelemiş olan yargının bağımsızlığını bütünüyle yitirmesi demek, bunun sonucunda suçluluğuna hükmedilen insanların hapishanelere doldurulup işkencelerden geçirilmesi veya idam gibi ağır cezalara çarptırılması demekti… 
Büyük ölçüde geçmiş olmasını dilediğimiz bu musibetten herkesin, her kesimin alması gereken dersler var… Başta, milletin hür iradesiyle seçerek ülke idaresini emanet ettiği hükûmet mensuplarının bu tür gayr-ı meşru ve illegal hareketleri engellemek için, ordu, emniyet, istihbarat, yargı gibi bütün devlet kurumlarında ciddî tedbirler alması, yeni düzenlemeler yapması şarttır. Pek lüzumlu bir şey daha var: Bu intihar saldırısı mahiyetindeki darbeye kalkışan gizli ve nüfuzlu örgütün mahiyetini, neler yaptığını, yapabileceğini, ona kimlerin, hangi ülkelerin ne maksatlarla destek verdiğini henüz görüp anlamamış olanların da göz ve zihinlerini açması…  

 

Bu yazı 1761 defa okunmuştur .

Son Yazılar